Kuvayi Milliye Kadınları

'Oksijen Tiyatro'sundan Cumhuriyetin 100.yılı tiyatro oyunu:
Kuvayi Milliye Kadınları

Oyunun Kadrosu:

Yönetmen: R. Nurgül Çoluk

Oyuncular:

Gülperi Taştemel, Gülbahar Karaman Gülle, Hülya Alan, Emine Kaymak, Selvi Baharoğlu, Sevinç Erol, Özgün Öke Özmen, Fahriye Gümüşkaya.

Teknik Kadro:

Kasım Uysal (Işık Tasarım), Can Mungan (Müzik ve Efekler), Mehmetcan Arslan (Sinevizyon), Kollektif Çalışma (Kostüm), Şükran Şensoy (Süflöz), Gülperi Taştemel (Sahne Amiri), Melda Öz (Halkla İlişkiler).

Öncelikle...

Oyuna gitmeden önce kafamda neden bir ön yargı vardı bilemiyorum. Büyük ölçüde daha önceki oyunlardan kalmaydı. Hele de son yıllarda gerek Cumhuriyetle sorunu olan taraflarca gerekse aşırı Ulusalcı, sözde Kemalistlerce anlamından uzaklaştırılmış, sulandırılmış bir gösteri izleyeceğimi sandığımdan olacak, rahatsızdım yerleştiğim koltukta.

Gong vurdu, ışıklar açıldı, oyun başladı. Gördüğüm tam bir şoktu. Bir müsamere seyrinden kurtulup, birden ciddi bir oyun izlediğimi görünce sarsıldım. Amatörlerden oluşan bir gurup kadın tiyatrocu, sahnede öyle bir ateş yaktılar ki, şaştım kaldım. Hiç beklemediğim oyunculuklar görüyordum. Hayret! Yani, elbette karşımda profesyonel; dört dörtlük bir oyuncu kadrosu beklemiyordum ancak, beklentimi çok aşağıda tuttuğum için, (buna neyin neden olduğunu tam çözemedim hala…) etkili ve yüreğime dokunabilen oyunculuklarla karşılaşmıştım. Hele üç oyuncunun performansı beni çok çok etkiledi.

Kadın gözüyle Kurtuluş Savaşı. Kuvay-i Milliye Kadınları!

Oksijen Tiyatro tarafından sahnelenen, Nezihe Araz’ın yazdığı eser; Kurtuluş Savaşının isimsiz kahramanı kadınlarımızı, savaş sırasında yaşadıkları acılara rağmen vatan aşkı ile nasıl erkeklerinin yanında yer aldıklarını, yazarın gözünden anlatan bir oyundur. Halide Hanım, Gökçe, yörük kızı kağnıcı Durdane, bebeğini dağlarda kaybeden Gülnar, İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan bir yolculukta Saime, Eşkiya düşmana yenik düşmeyen, ırzını namusunu hatayı pahasına koruyan Turna Gelin, İstiklal Savaşında önce bir çete lideri, sonra 300 kişilik bir müfrezeyi yönetmiş kadın asker Kara Fatma ve Paşa oğlunun yolunu gözleyen Molla Zübeyde Hanım’ın gözlerinden ve yaşadıklarından tüm o yılların isimsiz kahramanlarını anmamızı ve anımsamamızı sağlıyor.

Elbette tarihimizi öğrenmek açısından bu tür oyunlara ihtiyaç hissettiğimiz su götürmez bir gerçek. Yalnız oyun kurgusu vurgulanırken geçişler de yaşanan kopukluklar, ışıktaki teknik aksaklıklar, efektlerin dış ses gibi değil de, genel ses içinde verilmesi, düş gücümüzü engelledi. Oyun sahnelenmesi baya bir adedi buldu. Oyunun tam olarak oturmuş olması gerekiyordu. Ancak hala teknik aksamalar yaşanıyor ve bunlarda seyircinin oyundan kopmasına, oyuncuların da zor durumda kalmasına yol açtı. Açmamalıydı.

Düşülen diğer hatalardan biride; Yazardan kaynaklanan sorun. Sinevizyon tekniğiyle o yılları idrak etmekte hiçbir sıkıntı yok. Ama araştırmacı gazeteci yazar rolündeki anlatıcı neden seyirciyle iletişime geçmiş? Devamlı seyirciyle iletişimde olması kopukluğa neden oluyor. Yani yazar oyunu yazarken, seyirciyi dik ve canlı tutmak için, o yıllara götürmemek adına ne gerekiyorsa yapmış!

Göstermeci tiyatronun klasik örneklerinden biri olan bu tarihi oyun, geçişlerdeki kopukluktan kaynaklanıyor. Zira canlandırmadaki bir oyuncu arkadaşın bireysel oyunculuğu ortalığı kasıp kavururken, ardından gelen diğer oyuncunun oyunculuklarıyla parmak ısırtmayınca, aradaki bu farklı yetenek gücü, seyirciyi oyundan koparabiliyor.

Yine yazar pizotlardan oluşan bu oyunu yazarken, üç birlik kuralını bertaraf etmiş. Oyunun anlatıcı kısmında olmasına karşın, düşüncesinde yaratmış olduğu hikayenin içine girmesi yanlış.

Yönetmen:

15 yıl Oksijen Tiyatro’yu ayakta tutmak kolay bir iş değil. Öncelikle onu kutluyorum. Oyunda yönetmeni de hataya sokmuş gibi görününen ve yazardan kaynaklanan kurgusal hatalar var. Yönetmen bunları görmüşte olabilir, ancak yazarın metnine ve kurgu şekline saygı duyarak dokunmak istememiş sanırım. Bence dokunmalıydı. Zira oyunun konusu hem su sızdırmaz incelikte ve ciddi bakış istiyor. Bana göre elbette. Ha! Bu yönetmen tercihidir, saygı duyarım. Sonuca o katlanacak. Oyunda rol dağılımda ve oyunu sahneye koymada ve ışıkta başarılı bulurken, dekor ve kostüm başarısında yönetmenin başarılı ve etkin olmalıydı diye düşünüyorum.

Bu şehirde yönetmenlerin hepsi bunu yapıyor. Yönetmen dediğin kişinin bir ağırlığı vardır! Ulu orta ortalıkta gezmez.  Yok! Yönetmen illa sahnede boy gösterecek. İlla seyirciye ‘-İyi ki Geldiniz!’ mesajı verecek. Tiyatro için ne kadar zorluklar çektiklerini, ağlayarak, sızlayarak anlatacak! Buna gerek yok, Sayın Yönetmenlerim. Sahneden rol almış oyunculardan başka, teknik ekip ve yönetmen, ‘Premiere Gecesi’ dışında sahneye çıkmaz.

Oyunculular ve Teknik Ekip:

Oyunda anlatıcıyı canlandıran kardeşimizi beğenmek, başarılı bulmak konusunda zorlandım diyebilirim. Duygu tonlamalarında kaçaklar vardı. Ses tonuna ve vurgulanması gereken yerlere dikkat etmeliydi. Kadınları savaşa çağırırken, duygu ifadesi karamsarlıktan çok umut dolu olması gerekirdi. Bazı anlarda oluşan yüz ifadesi sahte geldi. Örneğin sıkıntıdan ağlarken yüz elle kapanmaz. Çünkü oyuncumuz sıkıntıyı verecek olan beden dilini kullanırken yaptığı gibi, eli yüzle kapatırsanız Jest ve mimikler yok olur. Oyuncu sahnede yana ya da arkaya dönmek zorunda kalırsa, ses volümünü artırmak zorundadır. Öne konuştuğu gibi, arkaya dönük konuşursa, ne söylediğini seyirci anlamaz. Normal konuşma, öfkelenme, üzülme tonlamalarında farklılıkların keskin ve açık olması gerekirdi. Çok tek düze bir tonlama ve tempo geçti seyirciye diye düşünüyorum.

Bir de benim tiyatro anlayışımda ‘Anlatıcı Kostümü’ tanımlamam ve tarifim vardır. ‘Kostümü eğer bir özel vurgu ya da iletişim gereksinimi yoksa, anlatıcı sade olmalıdır. Hele bayansa, mini etek kullanıp, gözleri bacaklara çekerek, gözü yüz ve ağızdan alıp, baldır bacaklara yöneltmemelidir. Dekolte giyinmemelidir. Anlatıcı kostümleri moda çizgisi, moda tasarımı izlerinden sıyrılmalıdır. Saçlar başlar kuaförden yeni çıkmış gibi yapılı olmamalıdır. Aşırı ve bol makyajdan uzak durmalıdır. Diyeceğim odur ki; anlatıcı seyircinin dikkatini ağzından çıkacak sözlerde, yüzündeki jest ve mimiklerde toplamalıdır. Anlatıcı fazlaca salaş olmamalıdır. Silik bir görüntü çizmemelidir.’ Oyunda anlatıcımız, tarifine inandığım yazar kostüm kurallarından bazılarına uymadığından, benden çok geçerli not alamadı. Tiplemedeki kostüm, ‘Araştırmacı Gazeteci’ kostümü değildi. Daha ziyade plazada çalışan, eve iş getirmiş kadın havası vardı. Kostüm tarzından ve tavırlarından gazeteci yazar algısını edinemedim yani. 

Kara Fatma (Soyadı Kanunundan sonra Fatma Seher Erden) rolünde, duyduğum kadarıyla, ilk kez sahnelere adım atmış bir kardeşimiz rol aldı. Bu nedenle oyuncumuzu eleştirmek istemem. Böyle tarihi ve kahramanlık içeren bir oyunda, daha erkeksi bir dişilik, hani ‘Vurdum mu uzatan’; mahallenin futbol meraklısı kız çocuğu hali gerekiyordu. Düşünün ki, 300 kişilik bir erin başındaki komutan! Sertlik derecesini siz düşünün artık. Rolde çok mu kötüydü? Asla! O sertliği görmesine gördük te, biraz dişil kaldı. Ancak biraz ‘Dayıvari, bıçkın’ davranış biçimi gösteren bir beden dili ve davranış görmek isterdim, role de cuk otururdu!

Kara Fatma kostümü görüntüsü Erzurumlu olması dolayısıyla o yörenin değil, Karadenizli Laz görüntüsündeydi ancak, birbirlerini andırması yönüyle düşünecek olursak, farklılık çok önemli değildi. Sonuçta önümüzde, özel, yerel ve profesyonel kostümlere bütçe ayıracak bir topluluk yok.

Iki oyuncu sahnede müthişler. Tek kelimeyle harika. Oyunculukları tavan yapmış durumda. Sahnede adeta devleşiyorlar. Büründükleri karakter tiplemeleri, o anı yaşamamızda, tam anlamıyla bizleri titretiyor. Çorba kaynatan gelin ve istihbarat casusu rolündeki başarıları harikulade. Bu kadar gerçekçi ve yalın oynadıkları için yürekten alkışlıyorum.

Kostümleri tek kelimeyle harikaydı. Tam dönemin ve yörenin havasını taşıyordu. Hele İstihbaratçı kızın kostümü, dönemin yıllarının elbise stil ve çizgisini taşıyordu. Ancak sırtına, asteğmen ceketini geçirince, her şey bozuldu. O ceket eskinin değil, yeni dönemin ceket stiliydi. Küçük bir ayrıntı ancak, önemliydi!

İstihbaratçı kızın hapishanede esirken çektiği işkence sahnelerinde muhteşem başarılı oyunculuk vardı. Her nedendir, kırbaç sesi volümü ne diye o kadar yüksek veridi anlayamadık. Zaten oyuncu çok iyi görüntü veriyordu. Yeterli bir doz kırbaç sesi iyi bir etki ve efekt yaratırken, Ya Allah! Yedikule zindanlarında Bizanslı işkencecinin, Türk esirlere olduğu gibi abartılı kırbaç sallama sesine gerek yoktu.

Benim Türk Sanatçılarında gördüğüm ve illet olduğum bir konudur. ‘Çok güzel giden bir işin içine, çomak sokup, işe çirkinlik iliştirmek!’  Bundan ne zevk alırız anlayamıyorum!

Yalnız kendilerinin sahnesi olmayan oyuncuların, tül paravan arkasında sürekli dolaşmaları, dolaşırken tül perdenin sürekli şişip kabarmasına yol açmaları, karanlıkta görmek için ellerinde fenerle oraya buraya dolaşmaları, hepsi önden göründü ve seyirciyi rahatsız eden unsurdu. Dekorda tül perde yerine daha kapatıcı bir örtü kullanılarak bunun önüne geçebilirlerdi.

Işık tasarımının vasat bir performansına rağmen, iki büyük başarısı vardı, Biri hapishanedeki ışıklandırma, diğer, çorba kaynatan gelinin, ocak ateşi yakması için, ocağı üflemesindeki, kırmızı spotlama çok güzel düşünülmüştü. Işık şiddeti biraz daha az olsa tadından yenmezdi ama düşünülmüş olması önemliydi. Ancak oyun sırasında ışıkların yanmasında, sürelerin uzun kalmasında aksaklıklar yaşandı.

Göstermeci tiyatro hayatın, olayların, kişilerin birebir kopyası değilde, yorumlanmış bir halde sunulmasıdır. Bunun tipik örnekleri, tarladan aslı görünmeyen bitkileri toplamak, oğlunun elini varmış gibi öpmek, düşman askerine bıçak saplamak, çocuklarının kafalarını okşamak gibi soyutlama oyunları çok başarılı yerlerine getirdiler. Bu tür oyunlarda, oyuncularının oldukça zorlandıkları görülür. Bazen fazla abartılara, gerçeklikten uzaklaşmaya neden olunabilir. Bizim kadro bunu gayet başarıyla gerçekleştirdiler. 

Durdane’nin bir çok oyununu izledim. Şu ana kadar izlediğim en iyi performansı olarak bu oyundaki rolü olduğunu değerlendiriyorum. Gülnar’da oyununu gerçeğe gayet yakın oynadı diyebilirim. Tek eksiği hamile olduğunu beden diliyle gösterememesindeydi. Halide’nin konuşma vurguları sorunsuzdu ancak o vurguları destekleyecek beden dilini kullanamama sorunu olunca, sorun varmış gibi göründü.  

Gelelim Ulu önderimiz Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım rolüne… Sayın Fahriye Gümüşkaya öğretmenim gerek yaşının gereği gerekse güçlü anaçlığı ile, rol yapmasına gerek yoktu zaten. ‘Fahriye Anneyi’ oynadı yetti! Şunu demek istiyorum; çocuğunun ellerinden öperken, sanki gerçek hayattaki kendi öz çocuğunun ellerini öpmek duygusuyla hareket ettiği için, ortaya başarıyla sunulan bir rol çıktı. Bence normal oyununa sadece ‘Trakya Ağzı’nı doğru kullanma becerisi eklenince, harika bir Zübeyde Hanım görüntüsü işledi içimize.

Müzikler gayet güzeldi. Çok iyi seçilmişti. Özellikle müziklerin icrasında özel sazların düşünülerek seçim yapılması oldukça doğru seçimlerdi. Ancak volümler gereksiz fazlaydı. Kulakları rahatsız etmedi değil. Müziğin fonda kullanımı tercih edilmeliydi, oyuncu repliklerinin önüne geçmemeliydi.

Sinevizyon kullanımı hiç iyi değildi. Düz alanda gösterim yapılmalıydı. Şekilli ve desenli dekor üzerine yansıtılması, sinevizyondaki görüntülerin anlaşılmamasına, algılanmamasına neden oldu. Doküdrama oyunlarında, belge ve dökümanların net olarak verilmesi gerekir. Aksi taktirde oyunun vermek istediği amaç, arzuladığı  hedef kaçar. Allahtan, Kurtuluş Savaşı görüntülerini ezberlemiş bir ulus ve halk olarak aşina olduğumuz görüntülerdi, anladık. Hiç görmediğimiz birer görüntü olsaydı, hiç algılayamazdık.

Gelelim olumsuz not verdiğim bir konuya. Yine oyunla ilgili bir broşür, rolleri kimlerin canlandırdığına dair içerikleri göreceğimiz, belki yönetmenden bir iki satır cümleyi okuyabileceğimiz el ilanı. Eleştirmen Kağnıcı Durdane’yi Hülya Alanın canlandırdığını nereden bilecek? Bu bizim her tiyatro topluluğun yaptığı bir yanlış. Sadece tiyatrocular değil, çoğu Musiki Cemiyetleri konserlerinde göremiyoruz bu ilanları. Hem güftekara hem besteciye ayıp. Makama, usüle yazık. Seyirciyi bu bilgilerden ne diye mahrum bırakıyorsunuz ey sanat yapanlar. Tiyatronuzu, geçmişinizi tanıtın, gelecek hedeflerinizden bahsedin bu ilanlarda. En önemlisi o gece orada bulunan seyirciye bir anı olarak kalır. Bunun maddiyatla, bütçeyle ilgisini asla kabul etmiyorum. Üç kuruşluk işi bize maddiyat olarak karşımıza çıkarmayın lütfen. Bu konuda herkes çok ihmalkar!

Ve Final?

Final! O kadar güçlü bir gidişat, çok kötü harcanarak bitti. Bilgi eksikliği nedeniyle final yanlıştı bir! Çok etkili bir final beklerdim iki! Bu oyuna bu final yakışmamıştır.

Finalde tüm kadınların hep birlikte, bir ağızdan gibi söyledikleri,

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…

Nazım Hikmet’in Davet başlıklı yukarıdaki şiirinin Kuvayi Milliye ile ilgisi yoktur.

Davet şiirinin konusu: On dört asırlık, bin yıllık tecrübenin sesi olarak gösterilen bu şiir, İslam’ın daveti olunca, bu topraklar üzerinde yaşayan tüm insanların kimseye tanrılık taslamadan ve kulluk etmeden, eşit haklara sahip özgür bireyler olması gerektiğini belirtmektedir. Sosyal eşitliğe ve kardeşçe yaşama vurgu yapmaktadır. Yani konu kulluk ve özgürlük ilişkisidir.

Oyunun başında multivizyonda seslendirilen bu şiir:

Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız

Tam bir Kuvayi Milliye şiiridir ve Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı Yedinci Bap’ şiirinde geçmektedir.

Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez.
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Dizeleriyle başlayan bu şiir, tamamen Kurtuluş Savaşı Destanı sırasındaki Anadolu’daki kadınların bu savaştaki fedakarlıklarını ve gücünün sesidir.

Bence final ‘Davet’ şiiri ile değil, ‘Kadınlarımız’ adlı şiirle bitmeliydi!

Seyirciye:

Gelelim seyirciye! Açıkçası Ordu’lu seyircilerde gereksiz, samimiyetsiz bir merak var. Oyun bitimi sonrası sahnede oyuncular alkışlanırken birileri sahneye çiçek vermek için fırlıyor, çiçeği verdikten sonra, sahnede çakılı kalıyor. Yahu! seyirci sahneye çıkar, oyuncuya çiçeğini verdikten sonra konuşma yapmadan sahneden geri iner.

Seyircinin sahnede konuşma yapması tek bir şartla mümkündür. Eğer bir kuruma, derneğe, vakfa özel sergilenmiş bir oyunsa o kurumun bir yetkilisi ya da yerel yöneticiler tarafından oyunculara ya da yönetmene bir şilt verilecekse, gayet kısa, çok kısa, şiltin ne amaçla verildiği belirten bir konuşma yapılıp, aşağı inilir. Mikrofon ele alınıp, car car, uzun uzun konuşulmaz.

Tiyatro ve konser sahneleri, yerel yöneticilerin gerçekleştirdikleri hizmetleri anlatma yerleri olmamalıdır. Çok istiyorlarsa miting meydanlarında konuşabilirler. Konuşma yapmak için tiyatro sahneleri fırsat alanları değildir.

Moda defilesi gibi, sahnede salınmaz seyirci. Tayyörlü başkanlar, başkan yardımcıları, başkan yardımcılarının da yardımcıları, şefler, amirler, cümle alem takıp takıştırıp, saçlar fönlü vaziyette, kendilerini göstermek adına soluğu sahnede alıyorlar. Tek tek gelin be kardeşim!

Seyircinin bu konuda eğitilmesi şart! Özellikle kadın seyirciler. Kardeşim git pastaneye otur, havanı bas, bir şey dersem namerdim. Ama tiyatro ya da konser sahnesi hava basma yeri, kıyafetini gösterme yeri değildir.

Yapmayın etmeyin! Orası oyuncunun mabetidir. Orası kutsal alandır! Sizin evinizde yatak odanız neyse, oyuncu için de sahne odur.

Hele hele sahnede oyuncularla resim çektirilmez. İlla oyuncu ya da icracı ile günün anlam ve mahiyeti adına resim çektireceksen, oyuncuyla sahneden inersiniz, salonda, sahnenin önünde ne çektireceksen çektirirsin. Ama sahnede olmaz. Oyuncu yakının, akraban da olabilir. Tüm seyircinin salonu terk etmesini beklersin, oyuncuyu yalnız yakalamaya çalışırsın. Kuliste, fuayede, çıkışta kapıda çektirirsin. Sahnede olmaz.

Ordu’da hangi oyunu seyretsem, konser izlesem, gösteri bittikten sonra, salonun üçte ikisi sahnede! Hani üç beş kişi olsa gam yemeyeceğim.

Birilerinin, şehrin ileri gelenlerinin, dernek başkanlarının, siyasetçilerin sahneyi işgal ederek, sahnede gezinmesi görmemişliktir, görgüsüzlüktür, sanatçıya saygısızlıktır. Siz hiç Devlet Tiyatrosunda, Opera ve Balesi gösterilerinde bunu gördünüz mü?

Küçük şehir seyirci sendromu! Samimiyet, içtenlik iyi güzelde, bu kadarı olmaz. İşin cılkını çıkartmaya gerek yok!

Son sözlerimiz! Bu oyun için yerel yöneticilerimize:

Atatürk’le ve Cumhuriyetle ilgili bir sorun yoksa…
Gerçek bir milliyetçi iseniz…
Atatürk sevdalısıysanız…
Atanıza bir saygınız varsa…
Atanıza karşı bir göreviniz varsa…
İçinizde Kurtuluş Savaşının yüce ruhu kaldıysa…
Türk insanını, ulusunuzu, halkınızı seviyorsanız…
Türkiye’yi seviyorsanız

Cumhuriyetimizin 100. Yılında böyle bir sanat etkinliğini ortaya koymuş olan bir tiyatro topluluğunun elinden tutar, ilçe ilçe Ordu’da tüm halkımıza bu oyunu seyrettirme olanağını sağlarsınız. Bu oyunun emeğini satın alır, göstermedik belde bırakmazsınız! Ona buna para harcarken, ona buna para bulurken, böyle bir etkinliğe, hazır yapılmışken, sunumda başarılıysa, neden sahip çıkmazsınız? Konu vatansa, bekâ ise, hani gerisi teferruattı… Hele hele, hadi bu topluluğun diğer oyunlarından para alın, ama bu oyun için, böyle bir etkinlikten salon kirası almaya yüzünüz kızarmadı mı? Hem ayıptır hem de günah!

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top